ÜÇ NUMARA OLSUN…

SABRİ ASLIŞEN / ANKARA

09 Ekim 2020 Cuma 09:46
ÜÇ NUMARA OLSUN…
 İlkokulda başarılı bir öğrenciydim... Okula kayıtsız gittiğim için ikinci sınıftayken sınıf tekrarı yapmak zorunda kalmıştım… O dönemde ana yaşına değil, kimlik yaşına bakılıp, okula kaydediliyordu öğrenci… Çoğu aileler, çocukları askere geç gitsin diye en az 2-3 yaş küçük yazdırırlardı nüfusa… O dönemlerde evin erkekleri gurbette oldukları için aileler böyle bir yönteme başvururlardı…Bendeki durum ise çok farklıydı… Abimden önce 7 abim dünyaya gelmiş, hiçbiri yaşamamıştı… Ben de ailenin en küçük ferdiydim… Babam, ev ekonomisine katkı sağlamak için evden uzak çalışıyor, iş yükü abime düşüyordu…
Ortaokul ve lisede çok başarılı bir öğrenci değildim… Ortaokula kayıt olduğumuz günlerde siyasi görüş çatışmaları dur durak bilmezdi… O dönemlerde çoğu derslerimiz boş geçtiği gibi bazı günlerde okula bile gidemezdik… Bazı öğretmenlerimiz, derslerden geri kalmayalım diye okulun programına uymadan ders işlerlerdi… Hatta bir seferinde sınıfımızın basıldığını bile hatırlıyorum. Hem de basanlar okulumuzun üçüncü sınıf öğrencileriydi… Yanlarına kattıkları lise talebeleriyle birlikte sınıfın kapısını 3 kişi birden abanarak açmışlar, hocaya “Hoca hoca kimden izin aldınız da bu sınıfta ders yapıyorsunuz… Bizim iznimiz olmadan bu sınıfta bir harf bile öğretmezsin… Bizim sözümüz bu sınıfta geçmezse kendini Erzurum'da bulursun… Tabii ki orada da olursanız…” şeklinde sözler sarf ettiler… Hocamız, “Biz dersimize devam edelim çocuklar. Sizler yarının büyükleri olacaksınız. Devletimize milletimize hizmet edeceksiniz… Az önce sınıfımızın kapısına dayanan 3-5 çapulcu gibi olmayacaksınız…” dedikten sonra 15 dakika daha ders işlemiştik… Ve her gün sınıfımızda ders işlenip işlenmediği konusunda okuldaki ispiyoncu arkadaşlarımız tarafından, hocamızın ifadesinde olduğu gibi 3-5 çapulcuya haber uçurulurdu… Bu olumsuz durum, lise birinci sınıfa kadar devam etmişti… Okulda bu kadar olumsuzluk yaşanırken, o dönemin okul müdürü, adını söylemeye (yazmaya) dilim varmıyor, okul kapısında kıyafet ve saç kontrolü yapardı… Eğitim-öğretim kale alınmaz, saç, baş, kıyafet ön planda tutulurdu ne yazık ki anlayacağınız… Bir gün kar diz boyu… Köyden okula yetişmeye çalışıyoruz… Yolun yarısından fazlasını yaya yürümüş, okula abartmıyorum sadece24 dakika geç kalmışız… Okul müdürü geç kalanları tek tek odasına çağırmaya başlamıştı. Odadan çıkanlara müdürün ne dediğini sorduğumuzda aldığımız cevap “saçmalık” olmuştu… Buradaki saçmalık ifadesinin yorumlarını sizin derin hayal gücünüze bırakıyorum… Sıra bana gelmişti. Müdürün odasının kapısını çalıp içeri girdim… İlk duyduğum şey; “Vay… vay… vay… sende mi geç kalmışsın Sabri bey?” olmuştu… Müdürümüze neden geç kaldığımızı detaylı bir şekilde anlatmama rağmen beni dinlemiyor gibiydi… Masasından kalkıp; “Senin saçların mi uzamış ne?” diye seslendikten sonra yanına çağırdı. Parmaklarıyla saçımın uzayıp uzamadığını kontrol etti. Parmaklarını belki birkaç milim geçmiş kadar uzamıştı. Masasındaki makasa uzandı ve sert bir hareketle parmaklarının arasında tuttuğu saçlarımı önden kesti… Müdürün bu davranışı çok zoruma gitmişti… Kızgınlığıma rağmen izin isteyip, odasından çıkmıştım… Koridorda bekleyen arkadaşlarıma, soru yöneltmelerine fırsat vermeden saçlarımı gösterdim… Kesilmiş yeri kapatmak için bir şekilde ıslatıp dersime girdim… Akşam eve geldiğimde annem, “Bu ne hal oğlum. Ne olmuş sana böyle…” dediğinde müdür yaptı diyememiş, arkadaşlarımdan birinin şaka yaparken aşırıya kaçtığını söylemiştim… Annem, ablamı yanına çağırarak, aile büyüğümüz Osman amcadan bütün takımlarıyla saç tıraşı makinesini getirmesini istemişti…
Annem; “Kaç numara olsun oğlum, sen söyle ona göre makineye aparat takacağım” dedi… Ben de “müdürün makasla kestiği kadarını kısaltman yeterli. O da muhtemelen 3 numaradır… Evet evet 3 numara olsun…” cevabını vermiştim…
Saç tıraşından sonra ablamın ılıklaştırdığı suyla saçımı yıkamış, akşam yemeği yemeden yatağıma girmiş ve yorganı yüzüme kadar çekmiştim… Yorganın altında o kadar çok şey düşünmüştüm ki şimdi yazıya döksem sayfalar yetmez…
Bir hafta önceki “Uça Postali (kara lastik) başlıklı yazımda Ardeşen Lisesi kurucu müdürü Necati İslamoğlu’nun yıllar önce öğrencilerine yaptığı konuşmanın bir bölümünü aktarmıştım… Bu yazımın bir kısmını sizlerle tekrar paylaşmak istiyorum; “Hepimiz köylü çocuğuyuz. Gelir giderimiz belli. Okul kıyafeti için aynı renk takım alınması zorunluluğu yoktur… Yokluğun ne demek olduğunu çok iyi bilenlerden biriyim… Aile bütçeniz size ayakkabı almaya yetmiyorsa kara lastik, Lazca adıyla uça postali yani kuçxe modvalaşe, mutu ziraten him modveri mektebişa moxtitu (ayağınıza giymek için ne buluyorsanız onu giyerek okula gelin)”
Öğrencilerin okuması için iki okul idarecisinin göstermiş oldukları çabalar hakkındaki yorumu sizlere bırakıyorum…
Bu ara ortaokuldan sonra ne olduğunu merak edenler için; boş geçen derslerimiz ve saç ölçer müdürümüze rağmen fedakâr ve korkusuzca bize ders veren hocalarımız sayesinde öğrendiklerimizle lise birinci sınıfta birkaç derste sorunsuzca başarılı olmuştum… Ancak bu durum sınıfta kalmamı engelleyememişti… O yıl 33 kişilik mevcudun yarıdan fazlası sınıfta kalmıştı… Lise birinci sınıfın sonunda ekonomik şartlar gereği, halamın oğlu Dursun Yapıcı (Xatip’i) ve ablamın eşi Ahmet Özyanık (Sinani) ile birlikte Denizli iline bağlı eski adı Kızılhisar olan Serinhisar’da PTT binasının inşaatında çalışmaya gitmiştim… Eğitimime 3 yıl ara verdikten sonra kurtarma yazılılarının akabinde lise ikiye başlamıştım… Üniversitede olmam gerekirken halen daha lisedeydik… Şimdi düşünüyorum o yaşanmışlıkları… Kayıp yıllarımın suçlusu kimdi? Karşıt görüşlü insanlar mı yoksa saç ölçer müdür mü? 
Ne dersiniz?

    Yorumlar

Arşiv